ANASAYFA BİYOGRAFİ SEMPOZYUM TEDAVİLER PROLOTERAPİ EĞİTİMLER MAKALELER VİDEOLAR İLETİŞİM

Ozon Hakkında Genel Bilgiler

OTOİMMÜN HASTALIKLAR : OZON TERAPİSİ TNF ALFA ANTİBADİLERE GÖRE DAHA İYİ OLABİLİR Mİ ?

Römatoid artirid (RA), şizofren sendromu, vaskulitis, multiple sklerozis (MS), kron hastalığı, psoriasis (sedef hastalığı ) sistemik lupus eritematosuz ve tip 1 diabet gibi en yaygın görülen aotoimmun hastalıklar batılı ülkelerde nüfusun yaklaşık % 5’ni etkilemektedir.
Bu hastalıkların etyolojisi belirsiz olmasına rağmen genetik hassasiyet, açıklığa kavuşmamış viral yada bakteriyal enfeksiyonlar, yaş ve cinsiyet başlıca rol oynamaktadır. Diğer taraftan , son 25 yıldır, kadınlarda güçlü bir prevelansla ve farklı yerleşimlerle başlıca bir takım benzerı saldırgan mekanizmaların açılmasına(başlamasına) neden olan dikkate değer bir şekilde benzerliğin öneresini sunan patogenetik mekanizmalar da önemli ilerlemeler yapılmaktadır. İnhibitory sitokinesler ( IL-10, IL-11, TGFB1 ) büyük bir oranda baskılanırken , ROS’ların ve proinflamatory sitokineslerin ( IL-1,IL-B,IL-2,IL-8,IL-12,IL-15,IL-18,TNF alfa, IFNy ) anormal salınımlarından sorumlu olan sitotoksik T lemphositlerle (CTL) , makrofajlarla, nötrofillerle farklı dokular ( artikular, gut mukoza, miyelin, deri vb…) içeri süzülmektedir .(infiltre olmaktadır) Bu ; akılda tutmak için, iyileştirici ( terapik ) bir yaklaşım geliştirme de çok ilginç bir görüştür.Çünkü; temel kavram offensif ( saldırgan ) hücreleri tüketmek veya yok etmek ve dengeyi tekrar kurmaktır. Ya pro-inflamatory sitokinesleri yada inhibitory ( yada immunosupressif) sitokinesleri üreten bu immun ( bağışıklık ) hücreleri arasında, normalde sağlıklı bir durumu sürdürmeyi amaçlayan fizyolojik bir dengenin varlığına rağmen, zaman zaman bir yarışın ortaya çıkabileceğini okuyuculara bildirmem gereklidir., İmmun sistemin , yaşam boyu , daha pozitif yada daha negatif bir şekilde noksius uyarı ve ripristinat homeostasisi, örneğin dengeyi en kısa zamanda nötralize etmenin bir yolu olarak karşılık vermeye hazır olmasını açıklamada Çinlilere ait yin-yan kavramı yada ışığa karşı karanlık kavramı; burada çok uygun olmaktadır. Maalesef, otoimmun hastalıklarda , otoreaktif hücrelerin jenerasyonu ve proinflamatory mediatörlerin salınımı doku yaralanmasına, şişmeye ve ağrıya neden olacaktır.
Mossman ve Sad (1996); CD44 lemfositlerin ( yardımcı T hücrelerin ) bir uyarı tipine bağlı olarak ya proinflamatory Th1- fenotipi ( genellikle IL-1,IL-2, IL-18 ,IFNy, TNFalfa ‘yı üreten) yada immunosupresif Th2- fenotipi ( IL-3, IL-4, IL-5 ,IL10 ve TGFB1 üreten ) ne doğru derin bir değişikliğe maruz kalabildiğini göstermede ilk olmuşlardır.
Şekil 17 de şematik sunum gösterilmiştir. Doğası ,düşündüğümüzden çok daha kompleks olmasına rağmen, sıklıkla bazı CD44 T hücreleri ya bir Th1 yada Th2 altkümesi ( Th3 ? ) olarak gruplandırılamaz. Çünkü; onlar heterojen bir sitokines modelini sergilerler. Yinede, patolojik immun cevaplar en azından Th1 ve Th2 predominant immun durumuyla birleşen sitokin üretim modelini kısmen destekler. Th1-tip cevaplar inflamasyon ve savunma reaksiyonlarıyla ilişkiliyken TH2-tip cevaplarsa antibady-mediated immun ile karakterizedir. İki tip cevap arasındaki etkileşimin karşılıklı olduğu akılda tutulmalıdır, ve böylece TH1- sitokinesler TH2-tip cevaplara inhibitoridir yada tam tersi. Örneğin, IL-4, IL-10 ve IL-13 IFNy ‘nin ve IL-2’nin makrofaj –aktivasyonlu özelliklerine zıtken IL-4 se IL-12 üretimini inhibe edebilir.
Böylece temel terapik amaç ,T- yardımcı tip 1 / T-yardımcı tip 2 dengesizliğini tersine çevirmek ve normale getirmektir.
Sitokinesin yanında, fosfolipaz A2 (PLA2) , metalloproteinazlar ( kollagenazlar, elastazlar), B ve D Katefinler, ve plazmonijen aktivatorleri gibi enzimlerin aktivasyonları hücre ölümüne neden olan birleşiklerin salınımına ve interselular matriks ve/ yada myelinin disintegrasyonuna neden olur.Yani, negatif bir involusyonun ( karışıklığın) devamı ve abartılmasıdır. P maddesinin yerel salınımı , kalsitonin grp( peptit le ilişkili gen ) , bradikinin, lökotrinler, LTB4 ( güçlü bir kemotaksik ve hiperpermeablizing faktörü) ,PGE2, PGD2, PGI2 ( vazodilatörler ), TxA2 ve F2- isoprostanlar ( her ikiside vazokonstrictır) ,ilerideki tahribatı yaparak ödem ve ağrıya yol açarlar. İlginç olan, bu eikosanoidler ( 2- serili PG’ler ve +-serili LT’ler) arakidonik asitden kaynaklanırken ( AA, 20: 4n-6 ), 5,8,11,14,17 eikosapentaenoik asid ( EPA, 20; 5n-3) den ve 4,7,10,13,16,19 dokosahexaenoik asid ( DHA, 22:6n-3) den kaynaklanan 5-serili LT’lerin ve 3-serili PG’ler pratik olarak bulunmamalarına rağmen daha az flogojenik tirler.(iltihabidir) Balık yağı olarak iyi bilinen EPA ve DHA, AA’nın PG’lere dönüşümünü rekabet edici bir şekilde inhibe eder yani inflamasyonda ve uygun olmayan (yetersiz) immün cevaplarda yararlı olan inhibasyon etkilerini ortaya koyar. Bu sebeple, n-3 PUFA’lardan zengin bir diyet otoimmun hastalıklarla tipik olan değişik kronik inflamatasyon şartlarının tedavisinde savunulmaktadır.
Yıllar boyunca , patogenetik mekanizmaların anlaşılmasındaki ilerlemelerle, Ortodoks tıbbı en çok etkili terapiyi sunmada güçlük çekmektedir. Fakat, sadece son zamanlarda, sadece beklenmedik komplikasyonlarda değil , zıt etkilerden de ayrı olarak iyi sonuçları elde etmeyi başardı. Her şeye rağmen, Hanauer ve Dassopoulos (2001) tarafından geniş bir şekilde tanımlanan aşağıdaki seçenekleri sunmak ozonterapistlerin görevidir. Didaktik ( bilgilendirici ) bir amaçla , ilk olarak birer birer temel, konvensiyonel ( geleneksel ) tedavileri söyleyeceğim.:
A ) Inflamatasyonlu Bowel Hastalığı ( Kron hastalığı ve ülseratif kolit) kronik ateşli hastalıklardır. Başta belkide enterik antijenlerle ve iskemik, trombotik ve inflamatasyonlu olaylarla komplike hale getirilmiş bakterilere karşın mukosal immun cevapların kontrolündeki bir hasar, bozulmayla başlar. Çok sayıdaki Konvensiyonel ( geleneksel ) terapik uygulamalar farklı patojenik mekanizmaların kontrolündeki bizim güçlüklerimizi yansıtır.
1. Sulphasalazine ( 5- aminosalyclic asit yada 5-ASA ) 2-4 g/ kalıp oral yoldan yada / ve olguya ,yöresel olarak yavaş bir salınım preperasyonu biçiminde uygulanmaktadır
2. Kortikosteroidler arasında yüksek mukosal potensiyali ( enema, lavman, formülü) ve düşük sistemik aktiveyle yeni bir bileşik olan budesonide. Bu iki bileşiği söylüyorum çünkü; Onlar, IL-1B ve TNF alfa ‘nın sentezini sağlayan NFKB’nin spesifik inhibitörleridirler.
3. Metronidazole ve Ciprofloxacin gibi antibiyotikler tek başına yada kombinasyonla kullanıldı. Plaseboyla kıyaslandığında, rifamixin hiçbir yarar göstermedi.
4. Immun-modülator ilaçlar ; Azathioprine, 6-mercaptopurine, methotrexate, mycophenolate mofetil, cyclosporine, tacrolimus ( FK 506 ), thalidomide. Farklı faaliyet etki mekanizmalarına sahiptirler ama, pro-inflamatory citokines’lerin ( IL-1, IL-2, IL-8, IL-12, TNF alfa ) üretimini aslında inhibe ederler. Belki de statinler yararlı olduğunu kanıtlayacak !
5. Th1-tipi >> Th2-tipine cevabı aşırı derecede inhibe eden Immünosupresif sitokines. IL-10 ve IL-11 etkileyici faktörleri ve Th1-tip sitokin üretimini baskılıyor gibi görünmektedir. Birkaç deneme güvenliği ve toleransı göstermekte fakat nihai etki bilinmemekte. İlginç bir olasılık, fare kolitislerde şimdiye kadar değerlendirilen, genetik olarak inşa edilen ,yapılandırılan bakteriler tarafından gut lumen içine IL-10 ‘nin artmış salınımıdır. IL-10 paraselular bir rota yoluyla emilebilmekte ve submukoza da T hücre aktivasyonun ( düzenini düşürebilir) downregulate edebilir . Farelerde, Lee ve Chau (2002) IL-10’nun kronik oksidatif stresi azaltmasıyla iyi bilinen harika enzim HO-1’in etkisini artırdığını göstermişlerdir. TGFB1 de yararlı olabilir fakat henüz test edilmemiştir. IFNalfanın yararı faydası belirsiz kalmıştır.
6. Oral toleransı elde etmede normal gut florasının manipulasyonu. Şayet sorumlu otoantijenler tanımlanabilirse, onların oral verilmesi immune bir toleransı teşvik edebilir ve mantıklı bir tedaviyi sunabilir. Gut florasının tekrar ayarlanmasında önemli görünmektedir. Çünkü; enterositlerle ve mukozayla ilişkili lemfoid sistemle sürekli olarak karşılıklı birbirini etkilemektedir. Patojenik bakterilere karşı Laktobasilis, asidofilis, bifidobakteriyum bifidum ve streptekokus thermofilis gibi rakip, rekabet eden bakterilerin uygulanmasından sonra parlak sonuçlar elde edilmiştir ama Temelsiz, asılsızdırlar. Bu , tamamlayıcı uygulamanın hiçe sayılmaması gerekir, çünkü zehirsizdir ve hatta aralıklı olarak hidrokolon terapiyle luminal çevrenin değişmesiyle daha da başarılı olabilir . Doğru bir ekolojik çevre şırınga yoluyla mikrofloranın uygulanmasıyla onarılır, geri kazanılabilir.
7. Perhizle destek. Daha öncede bahsedildiği gibi, balık yağında bulunan n-3 PUFA’larla zenginleştirilmiş bir diyet , anti-inflamatory olan ve Th1-Th2 modelini tekrar dengeleyebilen 3- serili PGs ve 5-serili LTs ( siklooksicenaz ve lipoksicenaz yoluyla ) lara yol açar, üretir.N-3 PUFA’lar kolaylıkla kapsüllerle yada sütle emülsiyon edilerek alınabilir. Bu uygulama belki de problemi çözmek için yeterli olmamasına rağmen. tavsiye edilir, çünkü bu hatta arteriyosklerozis’in önlenmesinde yararlıdır ve yaşam boyu devam edilebilir.
8. Dört ay süreli Growth ( büyüme ) hormonunun ( SC yolu) uygulanması. Optimal doz , tarife, program, cevap tepki süresi tanımlanmıştır.
9. Görünüşte Ülseratif kolit de ( Kron hastalığında değil )sigara içmenin yararlı etkisi oldukça ilgi çekicidir. Transdermal yada rektal nikotin uygulamasından elde edilen birkaç cesaret verici sonuçlara rağmen onun etkili terapik etkisi belirsiz kalmıştır.
10. Vagus sinir aktivetisini hafifletme : kolinerjik anti-inflamatory yolun aktivasyonu inflamatory hastalıklar için terapik bir avantaj sağlayabilir. Pacemaker gibi bir alettin implantasyonu ile olası değeri biçen Tracey (2002) tarafından ele alınan bu ilginç fikir, ülseratif kolitin şiddetini azaltan nicotin uygulanması olan klinik bulguyla desteklenir.
11. Hiperbarik Oksijen Terapisi refraktori veya ağır periniyal Kron hastalığında yararlı olarak tanımlanmaktadır. Noyer ve Brandt (1999) 22 hastada 16 tam cevap bildirdiler.
B) Römatoid artirit (RA) ‘de tatbik edilen konvensiyonel terapi, ağrıyı hafifletmeyi , azaltmayı amaçlayarak kartilaj dejenerasyonuna ve juxta-artikular kemiğin erozyonuna neden olan kronik inflamasyonu resolve etmesi mümkündür.TNF alfa’nın lokal olarak fazla salınımı asıl suçlu olarak görünmektedir.( Feldmann ve Maini,2001)
1. Steroid içermeyen anti-inflamataory ilaçlar ( NSAID). Eski aspirinin yanında, ibuprofen, indomethacin,naproxen, sulindac vb. ilaçları içerirler. Bunların hepsi en azından gastrik irritasyonla ilgilidir. Coated ,kaplanmış tabletler veya diğer uygulama biçimleri potensiyal bir zararı sınırlayabilirler. Siklooksicenaz II inhibitörlerinin en son jenerasyonları açıkca etkili oldukları ve daha az yan etkiye sahip gibi görünmektedir.
2. Glucacorticosteroid terapisi. Yaygın kullanılmakta ve etkilidir, fakat uzun süreli kullanımı önemli yan etkiler içermektedir.
3. Immunesupressive terapi. Aralıklı düşük bir dozla Azathioprine, siklofosfamid, metotraks’lar yararlı olabilir, fakat yan etki açısından dikkat edilmelidir.
4. D-penicillamine, sulfasalazine, gold bileşikleri gibi hastalığı hafifleten ilaçlar kısmen yararlıdırlar fakat kemik erozyonunu geciktirmede yada gerçek iyileşmeyi sağladıklarına dair minimum, çok az kanıt vardır.
5. Anti-inflamatory etkileri yararlı ve kardiyovaskülar ölümü azaltmasına rağmen,Bir boya ılımlı şekilde aracılık edebilir .
C) Psoriasis kronik inflamatory bir deri bozukluğu olup insanların % 1-2’sini etkiler. Bu hastalık Kron hastalığı ve römatoid artirid kadar hasara sebep vermemesine rağmen , sık sık fiziksel ve mental yetersizliğe neden olur. Psoriasis aktive olmuş T hücreleriyle derinin infiltrasyonu ve keratinositlerin olağan üstü artması ile karakterizedir. Burada bu hastalık önceki hastalıklarla birlikte ele alınmaktadır. Çünkü, Psoriatrik lezyonlarda çok yüksek olan TNFalfa’nın konsantrasyonu , önemli bir patojenik rolü öne sürer.
Lezyonların tipine yerine ve genişliğine bağlı olarak Konvensiyonel tedaviler:
1. Topikal glukokortikosteroidler keratolitik bir ajanla birleşminde kullanıldığında daha etkilidirler . Kortikosteroidler ve siklosporine A sistemik olarak kullanılmaktadır.
2. Ultraviolet A (UV-A) ışığı oral yada topikal psoralenlerle birleştirildiğinde çok etkilidir fakat potensiyal toksitesi onun kullanımını sınırlamaktadır. Metotraks yada güçlü,etkin bir teratojen olan sentetik retinoid etrationate kullanıldığında benzer şekilde dikkat edilmesi gerekmektedir.
Henüz tanımlanan hastalıkların Konvensiyonel tedavileri neredeyse (scarcely) etkisiz olup, alakalı yan etkiler eşlik etmektedir. 80’lerde IL-1 ve TNF alfa’nın patojenik rolü kanıt oldu ve birkaç tane fikirlerin arasında , birisi de ya T hücrelerinin yüzey moleküllerine CD3, CD4, CD25, ve CD52 gibi monoklonal antibadilerin yada IL-2 difteri füzyon proteinin kullanımıyla otoimmün hastalıklarına bağımlı T hücrelerini elimine etmek ve azaltmaktı. Hastalığın ilerlemesini azaltmalarına rağmen, uzun-süreli T-hücre azalması ( deplesyonu) ile tamamen ilişkiliydi. Sonra, yıllık IFN toplantılarında, Dr. M. Feldmann’ın birkaç tane teorik olasılıklar arasında TNF inhibitörlerin kullanımında öncül olmada ilk olduğunu hatırlıyorum. Çalışmalar ,Laboratuar bençlerinden yatağa kadar geçen tüm süreyi içeren çok uzun bir zaman dilimini alırdı. Fakat şimdi, biyoteknoloji farklı patolojik yerlerdeki inflamatasyonların azaltılmasını tamamen amaçlayan birkaçtane kompleks proteinlerin hazırlanmasına olanak sağlamaktadır. Bugün aşağıdaki ürünler işe yaramaktadır:
1. INFLIXIMAB insanlarda kullanabilir hale getirilmiş TNF ye karşı bir fareden elde edilen monoclonal IgG1 antibodisidir. Kron hastalığında ve RA ‘li hastalarda kullanılmaktadır. iki saatlik bir infüzyonla Antibadi uygulanır, ortalama yarılanma süresi 9.5 günle intravasküler havuzda kalmaktadır.Tedavi genellikle iki ayda bir tekrar edilmektedir ve cevabın iyileşmesi, gelişmesi ve Infliximab’a yönelik otoantibadilerin oluşumunun azalması için metotraksat ile sıklıkla birleştirilir.
2. ETANERCEPT insan IgG1 ile TNF-tip II reseptörünün insan rekombinant soluble ( çözünür) füzyon bir proteindir. Çekişmeli bir şekilde hücre yüzey proteinleriyle karşılıklı reaksiyonu inhibe ederek endojenik TNF’nin etkilerinin antogonistidir. Psoeiasis ve RA’lı hastalarda kullanılmaktadır. Bu biyolojik cevapl değiştirici, düzenleyiciler ( BRM) haftada iki kez SC yoluyla hastanın kendisi tarafından uygular , fakat bazı hastalar enjeksiyon bölgesindeki ağrıdan ve irritasyondan dolayı bu yoldan hoşlanmazlar.
Sadece T hücreleri değil makrofajlar da temelde, antijen üreten hücreler ( dendrit hücreler) ve B hücreleri hastalık sürecinde bir role sahiptir, kompleks moleküller yapılandırılırlar ya interselular adhezyonu ya bloke edebilir yada optimal T hücrelerin optimal aktivasyonu için gerekli olan ikinci coatimulary uyarısının iletimini engelleyebilir.
1. NATULIZUMAB; alfa-beta1 bütünlülüğüne karşı insana uyarlanmış bir monoklonal bir antibadidir. Diğer bir değişle, O lökosit adhezyonunu inhibe edebilen bir alfa-4 bütünü antagonistidir. Multipl sklerozis ve Kron hastalığı olan hastalarda kullanılmaktadır.
2. EFALIZUMAB yine bir T hücre modülatörüdür. Lökosit-fonksiyon-alakalı antijen 1 (LFA-1) ye karşı insana uyarlanmış monoklonal IgG1 antibadi T lemfositlerin endotelyal hücrelerin yüzeyinde bulunan adhezyon molekul 1 (ICAM-1) ‘e bağlanmasını inhibe edebilmektedir .Psoriasis’i olan hastalarda kullanılmaktadır.
3. FÜZYON PROTEİN CTLA4Ig : Genetik olarak insan CTLA4’ün external domainin insan IgG1’in bölgesine sabit kuvvetli ( heavy) zincirine füzyonuyla yapılandırılmıştır. T hücrelerindeki ikinci costimulatori CD28 sinyalinin bloke edilmesiyle, CTLA4Ig antijen üreten hücrelerde bulunan CD80 ve CD86 ‘nın bağlanmasını önler. Böylece T hücreleri çok zayıf, duyarlı olurlar yada apoptosis’e maruz kalırlar. İlginç olan, APC nin üstünde bağlanma T hücrelerin, makrofajların ve dendritik hücrelerin inflamatory tepkilerinin düşük-kontrolü ile ilişkili olan indoleamine-2,3-dioxygenase üretimine neden olduğu görülmektedir. RA’nın tedavisi için kullanılmaktadır.
4. ANAKINRA IL-1 reseptörünün insan rekombinant antagonistidir ve IL-1 alfa ve beta her ikisinin biyolojik aktivitelerini nötralize eder. Günlük olarak SC yoluyla Infliximab’e cevap vermeyen hastalarda methodrexat’la ilişkili olarak bir 100 mg’lık doz şeklinde uygulanır . Etanercept ve Anakirna ‘nın birleştirilmiş uygulaması yüksek bir enfeksiyon riskiyle neutropenia’ya yol açar ve hiçbir ilerleme olmaz.
Çok sayıda bilim adamlarının, klinisyenlerin, analistlerin ve istatistikçilerin, vb. katıldığı double-blind klinik denemeler oldukça etkili olup , binlerce hastada gerçekleştirildi.. Son 10-15 yıldır, FDA tarafından bu ürünler onaylanmadan ve marketlerde satılmadan önce Bioteknoloji firmaları trilyonlarca dolar yatırmışlardır .Bir tedavinin hasta başına gerçek ücreti yaklaşık 12,000 $ dır. Terapik uygulamalardaki çeşitlilik gerekliliğinin olmaması bir antibadinin bir başkasından daha iyi çalıştığı anlamına gelir. Bütün bu biyolojik ajanların hepsi noxious molekulleri ya bloke etmek yada kronik bir inflamasyonda sinyalin başlamasını engellediği anlamına gelmektedir. İnflamasyonlu dokuların içine hücrelerin akınını azaltmasının yanında, TNF alfanın, IL-1, IL-6, IL-8, MCP-1, VEGF, ROS, phlogogenic prostaglandin’lerin arka arkaya üretimini ( nizamını düşürdüğü) down-regule ettiği görülmekte ve matriks metalloproteinazve C-reaktif proteinin matriks kan seviyelerini azaltıyor gibi görünmektedir. Uygulamanın şekli ve sıklığı intermittent intravenöz infüzyonlar arasında yada haftalık SC enjeksiyonları arasında değişkendir.Nötrolize otoantibadilerin oluşumunu azaltmak için bazı antibadilerin konkominant bir kortikosteroid terapisiyle kombine edilmesine ihtiyaç duyulur. Bazı değişikliklerle, bu terapiler ciddi- şekilde etkilenmiş hastaların % 60-70’inde dikkati çekecek bir ilerlemeye yol açmaktadırlar ve resmi tıp da bu sonuçları nefes kesici olarak düşünür. Bazı hastaların neden hiçbir cevap vermediği belirsiz kalmasına rağmen IL-1 beta reseptör antigonistinin eş zamanlı birleştirilmiş kombine terapinin kullanımının ürünü, sonucu geliştirebileceği mümkündür. Muhtemel olmamasına rağmen bu inhibitörlerle uzamış bir tedavi ( 2-3 yıl) bu hastalıkların tamamen kapanmasına (bitmesine) yeterli olup olmadığının görüşü ortaya atılmıştır. Eğer öylese bu büyük bir başarı olacaktır. Peki ne kadar güvenli ? Karşıt ,ters olayların oranı yüksektir fakat çok nadiren de olsa yaşamı tehtid eder ( anafilaktik reaksiyon ) ve somut klinik yararlarıyla kıyaslandığında kabul edilebilir gibi görünmektedir.Bu konuyla ilgilenen herhangi biri Reimond tarafından yayınlanan ayrıntılı inceleme de bunları bulabilir.
Önemli bir endişe de, Hastalarda birkaç yıllık bir zaman diliminde ya kanser veya önemli enfeksiyonlar ( tüberkloz) yada lupus –benzeri bir sendromun oluşması olasılığına dikkat çeker. Bu birkaç tane hastada çoktan görüldü ve immunosupresyona neden olduğu zannedildi. Şahsen bu konuda oldukça iyimserim, çünkü bu engelleyici ( bloke edici) tedavilerin başlıca temel amacı yerel, çok fazla,yoğun konsantrasyonda salındıkları yerlerde lokal olarak noksikus moleküllerin seviyelerini azaltmaktır. Eğer bu düşünme, mantık doğru ise inhibitor dozu artırmaktan çekinmemiz gereklidir , böylece diğer yerlerde önemli koruyucu fonksiyonları hiç dokunmadan etki etmeden bırakır. Kesin cevabı sadece zaman verecektir. Fakat hayecanımızı hevesimizi dizginlemeliyiz ve hastalarımıza zarar vermeyen en son tedavileri, bakımları uygulamalıyız.

MULTIPLE SKLEROZ ( MS )
Bu hastalığı daha önce bahsedilenlerden ayrı olarak ele alıyorum, çünkü tedavi seçeneği farklı bir bileşikle yapılır. Bu trajik bir hastalıktır, çünkü, genç yetişkinleri tam yeteneklerini göstermek üzereyken zayıflatır, etkiler. Belkide ilk defa viral bir enfeksiyonla tetiklenen MS merkezi sinir sisteminin inflamatuar bir hastalığıdır. MS daha sonraki kalıcı sakatlıktan sorumlu demyelinasyona ve aksonal zarara neden olan merkezi sinir sistemi myelin yada oligodendrositlere karşı yönelen T-hücrelerin aracılık ettiği otoimmun bir hastalıktır. Ya relapse olabilir,nüksedebilir ( artıp-eksilen nükseden MS) yada oldukça saldırgan olabilir.Konuyla ilgili iyi incelemeler mümkündür.
Ortodoks tıp tedavisinin dayanakları :
1. Kortikosteroidler
2. ımmunosupressif ilaçlar : yani azathioprine, methotrexate, cyclophosphamide ve cyclosporine. Bu ilaçların hepsi farklı derecelerde immunosupresyona neden olabilir ve ciddi ters etkilere neden olabilirler. Oldukça ilginç olansa, ön bir çalışmada immunosupressif bir ilaç gibi etkileyen simvastatin’in terapik aktiviteye sahip olabileceği önerilmektedir.
3. Deneysel biyolojikler : IV immun globülinler şimdilerde çok nadiren kullanılmaktadır. Kopolimer 1 ( COP ) yada glatiramer asetat dört amino asit içeren sentetik bir polipeptit karışımıdır. COP’la tedavi edilen hastalarda Th-1 den Th-2 sitokin profiline doğru değişimi teşvik eder. ve antijen-spesifik T-hücrelerini inhibe eder gibi görünmektedir.
4. Plasebo ile kontrolü yapılan bir denemede , Natalizumab ile yapılan tedavi daha da az inflamatuar beyin lezyonlarına ve r-r MS’li hastalarda altı-aylık bir süreçten daha fazla zamanda daha az nüksetmelere neden olur.
5. Mevcut tedavi seçenekleri ( r-r MS için ) CHO ‘lu memelilerde IFNB (beta)-1a ‘nın üretimini sağlayan biyoteknolojideki ilerlemelerle yapılması olasıdır. Bu IFN doğal fibroblast IFN’eye benzer bir glikolizasyona sahiptir. IFNB(beta)-1b oarak tanımlanan bakteri hücrelerinde üretilen İkinci tip, bir mutein ‘dir. Çünkü, Yapısal stabiliteyi korumak için serine’le yerleştirilmiş bir cysteine sahiptir. Hatta N-terminal methionine den yoksun olup, gkikozlanmamıştır ve IFNb-1a dan yaklaşık 10-14 kez daha az etkilidir. Bu sebeplerden dolayı, IFN proteinin daha yüksek bir kütlesi enjekte edilmelidir ki, artan bir immunogenesity ( bağışıklık meydana getirebilen bir yeteneğe sahip olan ) den sorumlu olabilir . ve olası azalmış terapatik aktivite, bunun bir olgu olmadığını göstermektedir ve gerçektende mutein iki yıllık tedaviden sonra çok daha etkili idi.
Biyokimyasal farklılıklarına rağmen, IFNB(beta) ’nın ( Amerikalı ve Avrupalı düzenleyici otoriterler tarafından kanıtlanmıştır) her iki formu yararlı bir klinik etkiye sahip olup, exacerbasyonların hem sıklığın hem de şiddetinin % 30’luk bir azalmasıyla karakterizedir. IFNB(beta)’lar açıkca daha iyi tolere edilmektedirler. Maalesef, dikkat çeken farmakokinetik ve farmokodinamik farklılıklarından dolayı, terapide yararlı olabilen ve pahalı olmayan IFNalfa-2a bu hastaların zaten zayıflamış olan yaşam kalitelerini negatif yönde etkileyen ters olaylara neden olur. Fakat, toksik pegylated IFNalfa profilini geliştirmesinden dolayı,yararını değerlendirme ilginç olabilirdi.
IFN’lerin lemfatik sistem kanalı ile tercihen absorbe edildiklerini açıklığa kavuşturduk ve çok çok nadiren plazmada görülürler sadece minor yan etkilere yol açarlar. Bu IFN’ler şimdi yaygın bir kullanımdadır ve uzun-dönem disabilitenin en az indirilmesi için, tedavi tanı konar konmaz hemen yapılması gereklidir. IFN beta-1a’nın oral uygulanmasının etkisiz olduğu bulundu. MS’nin ilerleyici tipi bu tedaviye daha az cevap vermektedir.
Optimal doz ve tarife, nötrelize edici antibadilerin görünümü gibi problemler onun yararını tehlikeye atabilir, tedavinin kesildiği zaman görülen olası nüksetmeler ve hatırı sayılır maliyeti, ozonterapiye dayalı önemli bir RCT ‘nin anlamlı olabileceğine dair zerre kadar bir ümit sağlar. MS olgusunda, önemli hiçbir şey yapılmamaktadır ve üç nörolojistin ilgisi ve benim çabam sonuçsuz kaldı,çünkü beklenildiği gibi, IFNB(beta) ‘yı üreten firmalarca çok iyi bir şekilde sponsor edilmekteydi. İki ozonterapisti ( biri Turin de, diğeri de Milan da ) MS’nin ve ya megnetoterapi yada chelation terapisiyle kombine edilmiş AHT li RA hastalarının tedavisinde “iyi sonuçlar”’ı başardıklarını bana bildirdikleri için dikkate alınmamalıdırlar.
1988 de Küba Romatoloji Enstitüsünde 8 hafta NSAID ile kombine edilmiş IM oksijen-ozon enjeksiyonuyla tedavi edilen 17 hastada yapılmış bir deneme çalışması vardır. Açıkcası, ozonla tedavi edilen hastaların yaklaşık % 25’inin kontrollerden % 25 daha iyi oldukları görülmüştür. Fakat bu tip bir çalışma ozonterapisinin yararlı olup olmadığını netleştirmez.
Halbuki Kron hastalığı üzerine ve rektal yoldan uygulanan oksijen-ozonla tedavi edilen ülseratif kolit konulu iki öncü rapor D’Ambrosio tarafından yayınlanmıştı , 24 kadın ve 6 erkek te ortalama hastalık süresinin 2.5 yıl olduğu kaydedilmişti. Her iki hastalıktaki standart terapi , her bir seans da 300-400’lük dozluk bir gaz-karışımının rektal olarak verilmesini içerdi .Başlangıçta ishali azaltmak ve haemostatik amaçlar için yüksek konsantrasyon ( 60 mcg/ml !) sonrasında da bu tedavi yönünde azaltıldı. Her iki haftada bir takip edilen haftalık iki tedavinin ilk frekansıyla hastalar toplam 30 seansa maruz bırakıldılar. Sonuç kesinlikle hastaların % 50’inde (endoskopide sabit normalizasyon) pozitif idi ve 4 hasta gittikçe kötüleşirken % 37’sinde kısmen yararlıydı. Her 6-8 ayda terapik bir döngünün yapılması yararlı gibi görülmektedir. Hem Ozon dozlarında ve hem de uygulanan tarife ile hem fikir olmamama rağmen bu çalışma cesaret vericidir.
Bu ilk açık çalışma bir soruyu akla getirir : otoimmun hastalıklarda ozon terapisinin herhangi bir yararı olabilir mi? konvensiyonal ( geleneksel) uygulamalarla onu birleştirerek mi kullanmamız gerekli yada tek başına etkili olabilir mi? Diğer tamamlayıcı uygulamalar arasında, ozon terapisinin sadece anlamlı bir mantıksal temelde olduğuna inanmaktayım. Hiperbarik oksijen terapisinin perineyal Kron hastalığını iyileştirdiği doğruysa, OZON TERAPİSİ ÇOK DAHA FAYDALI OLABİLİRDİ.!
Otoimmun hastalıklarda, ( patern: Th1>>th2) , düşük-medyum ozon konsantrasyonlarıyla ( 20-40 mcg/ml) kanın ozonlanması Th1 hücreleri tarafından üretilen sitokinezi yüksek oranda regule edebilir ve hastalığın ilerlemesini hızlandırabilirken Yüksek konsantrasyonlar ( 40-80 yada daha fazlası, 1 ml.’lik kanda 1mcg /ml’lik gaz ), toksik LOP’sların yüksek konsantrasyonda üretilmesiyle, otoreaktif hücrelerin proliferasyonunda yavaş bir fazına sebebiyet vererek öldürebilir. Bundan başka, proinflamatuar sitokineszin azalmış üretimi I1-10’nun ve TGF beta’nın salınımı için bir fayda sağlayabilir. Diğer bir deyişle, ozon’un düşük-medyum dozları hastalığın ilerlemesini hızlandırır , yüksek dozlar sa inflamatuar prosesin düzenlenmesini yavaşlatabilir. Özel ozonterapistler tarafından elde edilen güvenilirliğine rağmen Kesinlikle, ampirik ( deneysel) sonuçlar bile yardımcı olabilirdi. Maalesef,ozon terapistlerin çoğu ne sağlam bir jeneratöre sahiptirler nede tam olarak ozon konsantrasyonunu ve kan/gaz volum oranını kontrol ederler. Üstelik ozonlama için, kan volümü ve sistem hakkında son derece bir karışıklık, düzensizlik hala mevcuttur: Bazı ozonterapistleri küçük cam şişelerini ve sadece 50-100 ml.’lik kan kullanırlarken , Benim gibi diğerleri ise 500 ml.’lik cam şişeleri kullanırlar ve 150 ve 250 ml.arasında kan toplarlar, hatta bazıları da hiçbir laboratuar bilgisine sahip olmadığımız hiperbarik sistemi kullanırlar. İtaıyan Sağlık Bakanlığı tarafından toksik etkilerinden ve yasaklanmalarına rağmen ,Bazıları farklı volümlerdeki toksik PVC çantaları kullanmakta ısrar ederler. Son beş yıldır, herhangi bir ilerlemeyi engelleyen bu anarşik durumu doğrulamak için hiç bir şey kullanmamaya çalıştım.
En azından, üzerinde çalışılan bir hipotez olarak, temel birkaç fikre ve standart şartlara sahip olmaya çabalamalıyız . Önce kesin parametreleri düşünelim, ele alalım:
1. Hedef, Th1 fenotipini aktif olarak çoğaltma esasında dayalı olan CD4+ lemfositler tarafından gösterilir .Bu tamamen doğru olmamasına rağmen, Bu hücrelerin bir şekilde devam eden hastalığa destek olduklarına dair net bir varsayımdır ve Th1-tip sitokines ( sitolitik ve ROS ‘u hızlandıran aktivetiyle)’in sekresyonunu baskılayan olası bir uygulamadır.
2. Kan volümünün üç nedenden dolayı önemli olduğu görülmektedir:
a. Ozonlama işleme esnasında aktif ve mevcut lemfositlerin sayısı. Çünkü onlar direkt olarak etkileneceklerdir. ( H2O2 ve ROS ‘ların çok kısa yarım ömürleri yolu ile )
b. Plazma volümü , çünkü LOP’ların yarım ömürlerinin uzamasına neden olacak direkt peroksidasyonu üstlenen tüm sabstratları içerir.Bu bileşikler ( 4-HNE, MDA, isoprostanes, olası acrolein , vb. ) hızlı bir şekilde lemfositlerin proliferasyonuna etki ederler ve donor’ün içinde kan reinfüzyonundan sonra dolaşımdaki lemfositlere de bağlanacaklardır. Aktive olmuş hücrelerin inhibe edilmiş olmaları dinlenen hücrelerden daha muhtemeldir.
c. Aşağıdaki gruplandırılan ozon konsantrasyonu ( ml’lik kan başına mcg/ml ) verilmiştir.
i. düşük ( 10-30 msg/ml)
ii. orta ( 30-50 mcg/ml)
iii. yüksek ( 50-80 mcg/ml)
iv. çok yüksek ( 80-120 mcg/ml)
Plazma antioksidant sistemin kapasitesine dayanarak, ROS ve LOP’ların formasyonu , ozon konsantrasyonuyla orantılı olmamasına rağmen, ozon dozu ile artmaktadır. Sonuç, sitotoksik ilaçlar gibi etkilediği farzedilen bu bileşiklerin son miktarlarının plazma volümü ve ozon dozuna dayandığıdır.
Bu yüzden, düşük bir ozon dozu ozonlama esnasında kandaki mevcut lemfositleri neredeyse hiç etki etmemesi ve minimum LOS formasyonundan dolayı, dolaşan hücrelere bile etki etmeyebilir. Diğer taraftan, yüksek bir ozon dozu genellikle Th1-tip lemfositleri tüketebilir ( LOP’ların reinfüzyonu yoluyla ), yani, hastalığı yavaşlatarak. LOP’lar TH1-tip lemfositleri seçici olarak inhibe edeceklerini , bu hücrelerin tercihen bağlanacakları ve inhibe edebilecekleri düşüncesi tecrübe edilmedi .Çünkü;onlar aktive olmuş bir durumdadırlar. Aynı mantık Th2>>Th1 paterni gösteren alerjik hastalıklarda da kullanılabildiğini söylemek gereksizdir.
Bunun sadece üzerinde çalışılan bir hipotez olduğunu ve kesin tavsiyelerde bulunmadan önce çoğunun anlaşılması gerektiği vurgulanmalıdır. Ayrıca, Bölüm 4 ve 8 de de tartışıldığı üzere, ozonterapistlere “dozu-artırma” sistem uygulamalarını kuvvetle tavsiye ederiz.
Diğer bir değişle, ozon toleransını teşvik etmek için, “ düşük başla, yavaş git” stratejisi daha mantıklı görünmektedir. Ozonlanmış AHT’yi 500 ml.’lik cam şişelerde uygulayan ozonterpistler için olası bir program, tarife örneği olarak aşağıda verilmiştir
( şema) ……..
ve böylece beklenilmeyen yan etkiler görülmedikçe en azından 26 tedavi ( 8 haftalık), uygulanabilir. Ozon terapisinde sonraki dört ay boyunca yüksek ozon konsantrasyonunda, en azından haftada iki kez (32 sezon) devam edilebilir.
Eğer hastada zor bir venöz girişi varsa ve diyabetik değilse, % 0.03’lük hidrojen peroksit konsantrasyonuyla başlayan haftada üç kez, yavaşca ( üç hafta içinde) konsantrasyon maksimum % 0.15 oluncaya kadar yükseltilerek “gliko-peroksid” solüsyonunu infuse, karıştırılabiliriz. Eğer hasta iyileşirse ve ters etkiler görülmezse, tedaviye altı ay boyunca devam edebiliriz.
Yeterli bir antioksidant kapasiteyi devam ettirmek için, hasta bir günlük antioksidant dozunu( Bölüm 8 ) almalıdır ve daha sonra ozon konsantrasyonunu 90 mcg/ml.’e yükseltmek olasıdır. Ya AHT yada “gliko-peroksit” solüsyonu veya BOEX kullanarak, otoreaktif hücrelerden kurtulabiliriz. Şayet ozonterapisi sitotoksik T lemfositlerin duyarsızlılığına sebep olursa, Aynı zamanda tedavi edilen hastalarda yapılan imminolojik bir araştırma; bu konunun aydınlanmasını amaçlaması yönünden gerekmektedir,
Parenteral olanlarla ALAKALI OLAN RI uygulaması, ( AHT ve BOEX) barsakta ( Bölüm 6’ya bak ) imminosupresyonu oluşturmaya yardımcı olabilir. Kron hastalığı olan bir hastada dört gastrorezistan kapsüllerin içine koyulan orta- şiddette ozonlanmış zeytin yağını ( sabahları kahvaltıdan önce günlük 2 g.) başarılı bir şekilde verdik. Gaz (insuflasyonunun) verilmesinin yanında haftada bir kez biraz ozonlanmış zeytin yağının küçük bir clisması ( 50 ml.) da hatta önerilebilinir. RI, Kron hastalığından kısmen sorumlu olan bakteri florasını da inhibe edebilir. Kolaylıkla sindirilen gastrorezistant kapsullerin içinde balık yağı ( günlük 2 g.) ve probiyotiklerin simultane verilmesiyle Ozonterapisinin gücü artırılabilinir. Kron hastalığındaki fistül ve apseler ozon yada ozonlanmış yağın verilmesiyle muamele olabilir .
Ozonterapisi Nasıl ve niçin yaralı olabilirdi?
a) Uzamış ozon terapisi kronik oksidatif stresin doğrulanmasında son derece önemli olan antioksidant enzimlerin ve HO-1’in genelleşmiş indüksiyonuna sebep olduğunu biliyoruz. Bugün, paradoksal ( çelişkili) olarak, sadece ozon terapisi devamlı strese adaptasyonu güçlendirebilir. Eğer sitotoksik lemfositlerin klonu inhibe edilmesi ni başarırsa, proinflamatuar sitokinesin azalmış üretimi IL-10, IL-11, TGFB(beta) ve belkide müthiş bir sonuç verecek IL-1 reseptör antagonisti ( IL-1 Ra) nin üretimini kolaylaştırabilir.
b) Üstelik; ozon terapisi PAF, LTB4, PGE2, TxA2 ve isoprostain’lerin plazma seviyelerinin ilerleyen bir azalışlarıyla inflamatuar enzimlerin, metalloproteinazların vb. ‘lerin salınımlarını gittikçe inhibe edebilir. Kronik inflamatuar işlem kolaylıkla kapatılabilinir şayet terapiyi 6 aylık süreyle uygularsak.
c) ozonlanmış kanın ( AHT) tekrar verilmesiyle (reinfüzyon) ve çekilmesiyle yada BOEX’le veya RI ile sebep olunan “ terapik şok” , özelliklede ağır derecede etkilenmiş hastalarda geçici bir homeostatik bir değişikliğe neden olur ki iyilik hissini açıklayan ani bir hormonal salınımla sonuçlanır ( kortisol içermesi olası) İnhibitör antibadilerle tedavi edilen hastaların yaklaşık % 90’ında kaydedilmiş herhangi ters etkiyle Bu pozitif cevap, , asla birlikte olmamaktadır.
Son olarak, en çok ilgili soruyu okuyuculara soracağım.
Bu araştırmaları kim destekleyecek? tıp personeline Kim ödeme yapacak ve endoskopik, radyolojik, histolojik, biyokimyasal, immünolojik ve klinik incelemelerin yüksek meblasını kim karşılayacak ? Ortalama, 100 hastada yapılan bir denemede yaklaşık 600,000 $ ! tutar. Hiçbir ecza yada biyoteknoloji firması tarafından desteklenmemekteyiz, çünkü ozonterapisi kazanç sağlamamaktadır.Halbuki, bizim iyi dileklerimizle ozon terapisinin geçerliliğini kanıtlayabilirsek, Bütün ülkelerdeki Ulusal Sağlık Hizmetleri , özellikle bunlar az kaynaklarla ilgilenebilirler. Şu ana kadar, deneyimlerime dayanarak belirtiyorum ki, İtalyan Ulusal Sağlık Hizmeti kadar Dünya Sağlık Örgütü her ikisi de taraflı olduklarını kanıtladılar ve bu araştırmayı desteklemeyecekler.

 

NÖRODEJENERATİF HASTALIKLAR


Nörodejeneratif hastalıkların hipotetik etyolojisi ve patogenesisi ; Parkinson, Menkes, Alzheimer ve Wilson hastalığı, bunama ve vasküler dementiya ( akıl hastalığı), amyotrofik lateral skleroz, optik sinir disfonksiyonu, primer açık açı glakom, nörosensoyal bilateral hypocusia ve maculapatiler gibi hastalıklarda detaylı bir şekilde tartışılmaktadır. Bu hastalıkların hepsi farklı karakterlere sahip olmalarına rağmen kronik oksidatif stres özellikleri ortaktır. Genç insanları fiziksel performanslarının zirvesindeyken etkileyen yada birkaç yıl içinde muhteşem olan akılların unutmaya başlamasıyla bunlar üzücü hastalıklardır.
Yaşlanmanın fizyolojik süreci , benzer biyokimyasal anormalilerle, neyseki daha küçük bir boyutta , olmaktadır ve bu gerçek de , mekanizmayı anlamamız için bizi zorlamaktadır ve yaşlanma ve nörodejenerasyonu, her ikisini de ertelemek için innovative ( yenilikci) fikirleri harekete geçirir . Gerçekten de insan –yaşam süresinin gittikçe uzaması, nörodejeneratif hastalıkların bir artışı ile (eşlik etmekte) birlikte olmaktadır. : Alzheimer hastalığında yaşam riskinin Avrupalılar arasında yaklaşık % 13 olduğu tahmin edilmektedir. Böylece, biraz yatkınlıkla, 80 yaşına kadar yaşayan on kadından birinde, 76 yaşına kadar yaşayan yedi erkekten birinde hastalık oluşacaktır. Genetik yatkınlık, aşinalık, hayat boyu oksidatif zarar, fazla ve ya kötü bir şekilde ki dengeli diyet, transition ( değişim,geçiş) metal iyonlarına maruz kalma, alkol ve sigara intoksikasyonu, fiziksel ekzersizin olmaması ve diyabet hastalığı, hepsinin birleşimi, hücre dejenerasyonunun hızlanmasında rol oynadığına dair iyi bir kanıt vardır.Yani, primum movens hala bilinmemesine rağmen, birkez açıldığında, düzensiz bir reduction-oxidation homeostasis tarafından ya yatıştırılır yada artırılır.
Patofizyoloji oldukça değişkendir : bazı durumlarda, LOPs (4-hidroksil-2,3-trans-nonenal ) , ROS’ların salınımı ve pro-inflamatory sitokinez ile glikation’ın son ürünün ( AGE) artan miktardaki çökelmesiyle ( birikimiyle) başlayan olası kronik bir inflamasyon vardır. Diğer durumlarda; uygun olmayan metal bağlanmasıyla ilgili olarak antioksidant enzimlerin ( GSH-Pxs, SOD, katalaz) azalması veya düşük GSH içeriği gibi bir biyokimyasal defekti gözlemleyebiliriz. Diğer olgularda ise; anyon superoksit ve NO’nun çok fazla miktarlardaki salınımı mevcuttur. Bundan dolayı da sitotoksik ONOO- ve nitrosinlerin yada presinaptik terminallerden noradrenalin veya fazla Ca2+ ile glutamat’ların salınımları ve protein kinaz, fosfolipaz, vb.’lerin aktivasyonu da artmıştır.
Ozonterapistler ; nöral dejenerasyonu ve hatta ölümü geçiktirmek veya bloke etmek için , ilaç bulma çabasında olan ciddi araştırma faaliyetlerinden haberdar olmalıdırlar. Ozmoz yoluyla uygun miktarlarda alınan , alışılmış hidrofilik ve lipofilik antioksidantlar orta derecede etkili olup, zararlı değildirler.Çünkü, sadece küçük bir yüzdelik CNS’ye ulaşır. Metal CHELATORLAR metallerin serbest geçişlerini ve OH formasyonunu azaltarak yardımcı olabilirler. CHELATION terapisine geçmemek için yine de dikkatli olunmalıdır. Bundan başka, dopaminlerin tekrar alınımını, NO sentezini, iyontropik reseptörlerden sorumlu birkaç inhibitörler , glutamat nörotoksisideteyi bloke etmek için test edilmektedirler.
Daha çok biyolojik olarak yönlendirilen uygulamaların , nörotrofik faktörlerin kullanımını veya belirlenen yerlerdeki stem hücreleri veya dopaminerjik foetal hücrelerin transplantasyonu yönünde girişimler vardır. En azından teoride, embriyonik stem hücreleri ,eğer alıcıyla uyuşuyorsa, uygun growth faktörlerin varlığında (?) onarılmayı bekleyen bir dizi hücrenin üretilmesinde veya dopaminden zengin ölü nöronların yerine geçmede kandırılabilir. Nörodejeneratif hastalıklar arasında, Parkinson hastalığı en ideal olandır, çünkü; dejenerasyon dopaminerjik nöronların belirli yerlerinde açıkca sınırlandırlmıştır. Etik problemlerin üzerinden gelinebilinirse eğer , özellikle terapik klonlamayı başarmak bir hayli ,önemli zaman alacaktır . Red -edilmesinden kaçınmak için, hastanın kendi epitel hücresinin birinin nükleusunun , nükleousu çıkarılmış olan bir insan yumurtasının içine transfer etmeliyiz,ve daha sonrada , idoneous sinyallerden sonra hastanın genomu kendi embriyonik durumuna geri döner. Daha basit bir solusyon Mezey ve ekibi tarafından önerilmektedir. Kemik iliğinde az olan SC ‘nin erkek insan dönorlardan ışın tedavili kanserli kadınlara transplantasyonu alıcıların serebral korteksinde ve hipokampusunda , post- mortem, fark edilebileceğini, tanımlanabileceğini gösterdiler. Bu sonuç farelerde yapılan bir önceki çalışmayı doğrulamasına rağmen, insanlarda “yeni” nöronların sayısının azlığı 10-25 kez kemirgenlerde gözlenenden daha azdır. Bundan başka, CNS’nin ışınlanması BMSC’nin beyinin içine yönelmesini ve göçünü kolaylaştırmış olup olmadığını daha bilmiyoruz. Bu uyarılara rağmen, bu ilginç sonuç, etik ve reddedilme sorunlarından kaçınan araştırmanın bu yolunun takip edilmesini cesaretlendirmektedir ve büyük bir pratik önem de kazanabilir. Açıkcası, ölü ve ya ölmekte olan nöronların yerlerine konulmasında CNS’ ne doğru büyük orandaki BMSC’lerin göçünü nasıl aktive edebileceğimiz önemli bir sorundur. ve etkili nöronların içine differensiye olan SC’nin başarılı uygulanmasından ziyade ben daha çok bu birinci basamağın yapılmasıyle ilgiliyim. Ozonlanmış HAT’la ( LOPs yoluyla) uyarılan “terapik şoklar”ın tekrarlanması BMSC salınımını uyarabilmektedir. Çünkü; nörodejenerasyonlu hastalarda olası alerji transitory ve akut oksidatif stresler kemik iliği çevresinde homeostazı rahatsız eder. Ortodoks tıbbının daha iyi bir seçimi var mı? Diğer olasılıkları bilmediğim için , nörodejeneratif hastalığı ve yeni felç olmuş hastalarda ozon tedavisinin uygulanabileceğinde ısrar etmekteyim . Bazı yararların elde edilme şansı bölüm 8’de değerlendirilmiştir.
Farmakolojik terapi kesinlikle yararlıdır ( 30 yıldır levodopa hala etkili bir terapidir) sadece sınırlı bir zamanda değil, hatta hastalığın ilerlemesini durdurmasını yakaladığı için . Birkaç tane deneysel terapinin kombinasyonu şu anki sınırlamaları iyileştirmeye söz verir., fakat hemen hemen kaybedilmiş bir savaş için hala müdahale etmekteyiz ,çünkü nörodejeneratif hastalıkların 2040’ yılına kadar ikinci ölüm neden olarak, kanserden bile baskın olacağı düşünülmektedir. ,
İlk bakışta bir dizi hesaplanan ve kısa oksidatif stres ‘e bağlı olarak nörodejeneratif hastalıklarda “terapik şok”olarak planlanan bir tedavi önerisi mantıksız görülmektedir. Fakat, farmakolojik tedaviyle birleştirildiğinde bu uygulama, paradoksal bir etkiyi ve aksi bir durumu ortaya çıkarabilir veya başka türlü tersine çevrilemez bir durumu stabilize edebilir. Bu durumdaki sanı, ozon dozunun düzenli olarak artırılması ( bir ml.’lik kanda 10’dan 30-40 mcg/ml ‘e ) serebral kan akışını artırabilmekte, metabolizmayı geliştirebilmekte ve kronik oksidatif stressi düzeltebileceği dir. Pratik adlandırmalarda, LOPs’un eser miktarının düzenli olarak alınmasıyla Nöronal hücrelerde sabit oksidatif stres altında redoks durumunu normalize etmek için ve hücre ölümünden kaçınmak için önemli bir anahtar olan antioksidant enzimlerin durgun sentezlerini tekrar aktive edebilir. Bundan başka, haeme oksijenaz-1’in lokal indüksiyonu ileriki oksidatif zararı azaltmada önemli bir rol oynayabilirdi. Belki de bu enzimin CO’din lokal olarak salınımına ve etkin bir peroksinitrit antioksidantı olarak rol oynayan bilirubinin salınımına neden olabileceğini hatırlamak yararlıdır.
Bugün, hiçbir biyoteknolojik karmaşıklık olmaksızın, birkaç dakikalığına kanın ozonlanmasıyle basitce farketmenin yerine bu amacı gerçekleştirebilecek başka bir farmakolojik bir uygulama yoktur. Açıkcası, ozon terapisine ne kadar erken başlarsak, o kadar iyi olur çünkü ölmüş nöronların yeniden canlanmasında hiçbir umut yoktur. Eğer bazı belirli LOPs ‘lar birkaç dormant staminal hücreleri uyarırsa ve onları farklılaşmaya teşvik ederse beynin substantia nigra bölgesinde eser miktarlara ulaşmasıyla bu hipotezde kalır. Mezey’in sonuçlarının yanında, bu, BMSC içerene göre daha basit olsa bile başka bir olasılıktır . Eğer bu bir vaka olsaydı ozon terapisi basitce modern hayalin farkında varacaktı ve hücre klonlanmasından kaçınılacaktı. Şimdiye kadar olandan daha fazla fikrimde ısrarcı olmaktayım. Dejenerasyon, irreversible ( geri-dönüşümsüz) bir genetik defekt ( amyotropik lateral sklerosis, ALS veya Lou Gehrig’s hastalığı gibi) den dolayı değilse ozonun isabetli olarak uygulanması yararlı olabilir. Ozonun esas olarak toksik olduğunu ve itina ile kullanılması gerekliliğini farkında olmama ve bu problemin ya AHT yada “gluco-peroksid”infusyonu yada BOEX veya basitce evde günlük RI ile değerlendirmede hiçbir risk görmediğimi herkese tekrar ediyorum . En kötüsü, pozitif bir sonuç elde etmesek bile , hastalar zarar görmüyecek ve belkide daha iyi hissedeceklerdir.
Ozon toksitesi hakkındaki dogma ısrar ederse ve Sağlık Otoriteleri bu sorunu göz ardı etmeye devam ederse ülkelerimizde herhangi bir ilerleme yapmak zorlaşacaktır. İyi ki, Kübalı doktorlar bu alanda bir çalışma yaptılar : Senile dementia ( bunaklık akıl hastaları) ile etkilenmiş 60 hastada ki iki kat blind (kör) bir RCT idi. Grup A ( 30 hasta) 21 gün süreyle günlük RI ( 50 mcg/ml) olarak O2-O3 ile tedavi edildi ve grup B ise sadece oksijenle tedavi edildi. (RI) Uygulama biçiminden pek istekli olmamama rağmen, bu göz önünde bulundurulması gereken öncülük eden bir çalışmadır. Bir kaç psikometrik testleri kullanarak ( zeka durumu, kişinin kendi ilaç tedavisini uygulama kapasitesi ve günlük aktivitelerin değerlendirilmesi ) Ozonla tedavi edilen hastaların % 73-90’nı hiçbir yan etki göstermeksizin dikkate değer bir iyileşme gösterdiklerini işaret etti. Bu yüzden, ozon terapisi gerçekten yararlıysa, çoğu hastaya bir umut olabilecek bir olasılığı inkar etmeye devam etmekteyiz.
Eğer bir çalışma düzenlersek, sadece terapik etrkilerini değerlendirmek için değil hatta etki mekanizmasını da açıklığa kavuşturma da önemli olacaktır. Rodriguez ve ekibi , ozon terapisinin kan akışını ve hipoksik dokulara oksijen teminini simultane olarak artırabildiğini çoktan göstermişti . O zaman hipofonksiyonel hücrelerde normal metabolizmanın yeniden başlamasıyla normal ATP içeriği ve GSH/GSSG oranı eski haline gelebilmesi arobik glikolizin artışını hayal etmek olasıdır. Plazmanın lipoperoxidasyonu esnasında meydana çıkan LOPs yada rektal mukozadan (RI) veya deriden (BOEX) absorbe edilen LOPs plazma havuzunda hafifleyecektir ve eser miktar kan-beyin bariyeri boyunca geçerek nörodejenerasyon bölgesine ulaşacaktır ve hasara uğramış hücre redoks sisteminin düzeltilmesinde önemli bir adım olan antioksidant enzimlerin hücresel sentezi düzenlenir . Ya dopamin yada nöral growth hormonların artan bir salınımı ve resident stem hücrelerin aktivasyonu spekulatif kalmakta fakat bunlar zoraki olması gereken fikirler değildir.
Alzeheimer hastalığıyla ilişkili insoluble bir B(beta)-amyloid çöküntüsü birikerek bir NO/superoksit dengesizliğini yansıttığındaki olasılık Thomas ve ekibi tarafından göz önüne serildi. (1996) Terapik anlamda NO’nun superokside olan prevalensı yararlıdır ve birikimi inhibe edebilir. Bu; eksogenous SOD’un taklitci uygulanmasıyla yada antioksidantlarla başarılabilinir. İki uyarıcı not sırayla şöyle görünür: Birincisi; fonksiyonel iyileşmenin hastalığının başında olan yada hastalığı fazla ilerlemeyen hastalarda elde edilebileceği ve ikinci olarak da optimal AHT takviminin henüz çözülmemesi düşük bir ozon konsantrasyonuyla ( 10-20 mcg/ml) başlanması ve sonra yavaşca bir ml. kanda 35-40 mcg/ml lik bir artış ( 3-4 hafta içinde ) haftalık iki yada üç kez uygulanması mantıklı görünmesine rağmen . RI için 5 mcg/ ml kadarlık düşük bir dozla başlamayı ve yavaşca maksimum 25 mcg/ml’e güncellenmesini ve 600 ml.’lik gazın bir volümünü önerebilirim. Bu durumda, sanırım Rodriguez ve ekibi tarafından sürekli olarak konsantrasyonun ( 50 mcg/ml ) kullanılması sık sık intestinal kramplara neden olur. İyileşme gerçekten olursa tedavinin yaşam için iki haftalığına evde devam edilmesi gerekli olabilir.
Ozonterapisinin bir döngüsünün sorunu çözemeyeceği açıklanmalı ve anlaşılmalıdır. Bütün hücreler uzun yada kısa süreli biokimyasal hafızaya sahiptir ve kısa aralıklarla LOPs larla uyarılmalıdır. ARMD üzerine yaptığımız çalışmamız bu anlamda bilgilendiricidir. ve OZON TERAPİSİNİN GERÇEKTENDE YARDIMCI OLABİLİCEĞİNE NETLİK GETİREREK HASTALARIMIZA DÜRÜST OLMALIYIZ. BU ANLAMDA FONKSİYONU BOZULMUŞ ÇOĞU BİYOKİMYASAL FONKSİYONLARI TEKRAR AKTİVE ETMEYİ SAĞLAYABİLİR ,FAKAT HASTALIK TA “TEDAVİ” OL MAZ VE EN İYİSİ İLERLEMESİNİ BLOKE EDEBİLİR. BU YÜZDEN, TEDAVİ DEVAMLILIĞINI ÜSTLENMEDE GEREKLİDİR. Ozon terapisi alan nörodejeneratif hastalığı olanlar oral olarak antioksidant takviyesini almalılar. Çünkü, sıklıkla iyi beslenmemiş,bakımsızdırlar ve düşük bir antioksidant kapasitesine sahip olabilirler. Antioksidantların uygulanması açışından genel bir kanının var olmasına rağmen günlük dozlar uzmanlar arasında farklıdır, değişkendir. fakat önerilen dozun oldukça yeterli olduğuna inanılmaktadır. Ginkgo biloba’nın terapik değeri mental fonksiyonlardaki düşüş belirtilerinin azaltılması Curtis-Prior ve ekibi tarafından değerlendirilmektedir fakat bu konu tartışmalıdır.

SONUÇ : Nörodejeneratif hastalıklar yaklaşık dünyada 50 milyon insanı etkilemektedir ve toplum ve aileler üzerinde gittikce artan olumsuz ve kötü sosyo-ekonomik etkiye sahiptirler. Dejenerasyon olayların daha iyi anlaşılması, tasarlanan tıbbi terapilerin etkin nöron populasyonunun ölümünü yavaşlatmasını sağlarken, özellikle hastalığın erken safhasında ozon terapisinin destekleyici etkisini göz ardı etmemiz gerekmektedir Eğer ozon terapisi mobilize BMSC kapasitesi ile verilirse yada beyindeki dormant SCnin aktivasyonu ile, karanlık bir prognazı açıkca değiştirebiliriz. En azından; hastalar, ozon terapisinin yanında yararlı tıbbi terapilerin birleştirilmesiyle sadece daha iyi bir yaşam kalitesine sahip olacaklardır.

 

 

PULMONAR HASTALIKLARDA OZON TERAPİSİ

Bu bölüm Dr. Maria Trusso anısına adanmıştır.
Pulmonar hastalıklarda ozon terapisi henüz test edilmemiştir, belkide bu ozonla kirlenmiş havanın solunmasının solunum sistemine toksik olduğunun herkez terafından bilindiği içindir. Bu günlük gözlem büyük bir oranda “Ozon daima toksik’tir ve tıpta kullanılmaması gereklidir”dogmasını kurmayla ilşkilidir. Fakat, yaklaşık dört yıl önce neredeyse ilgisiz olan bir bölüm bana bu gerçeğin bizi yanlış yöne götürdüğünü gösterdi.
Ozonlanmış AHT ile tedavi edilen sayısız hastalarımız arasında, biri amfizemli olan hasta yaklaşık 14. seanstan sonra dispnesinin hafiflediğini ve az bir çaba ile apartmanının 3. katına kadar yürüyebildiğini söyledi. Onun bize iyi bir ip ucu verdiği hissine kapıldım ve onu Pnömonoloji Birimine bu alanda uzman olan Dr. Maria Trusso’nun yanına götürdüğümde o, bu sonuçtan etkilendi. Aslında, ilk etapta, ARMD tedavisinin ozon solunumuna dayalı olduğunu düşündü ve bu tür bir tedaviye devam etme önerisi onu şaşırtmaya devam etti. Hastanın kanını basitçe ozonladığımı ve ona tekrar verdiğimi (reinfüze) açıkladıktan sonra, ilgilendi ve doğrudan nasıl olupda ozonlanmış kanın akciğer fonksiyonlarını ve oksijenlenmeyi geliştirdiğini sordu. Bir çok ARMD hastalarını tedavi ederken biz sonra diğer olguları da araştırdık. Biz günlük aktivitelerinin performanslarının terapinin ikinci döngüsünden sonra, bir iyileşmenin olduğunu fark eden Kronik obstrüktiv pulmoner hastalığı olan bir adamla diğeri amfizematous’lu bir kadın olan iki hastayı daha bulduk . Bu cevaplar subjektifti ve bir plasebu etkisinden dolayıda olmuş olabilirdi, fakat bu bizi iyi bir protokol yapmak için cesaretlendirdi. Güçlü bir şüpheye yol açmasına rağmen, protokol hazırlandı ve Etik Komiteye sunuldu. Revizyondan sonra, yaklaşık 7 ay sonra protokol uygun bulundu. Maalesef, Dr. Trusso’nun sağlığı bozulmuştu ( metastazik bir göğüs tümörüne sahipti) ve kısa bir süre sonra arkasında dört küçük çocuğu yalnız bırakarak öldü. Fikrin kabulünden sonra , bu alışılmadık terapiyi denemekte oldukça hevesli olan çok enerjik, hoş bir kadındı. Onun ölümündensonra,Klinik denemeler iptal edildi ve birkaç iyi nedenlerden dolayı bu fikirle ortada kaldım. Ozon terapisi şu hastalıklarda yararlı olabilirdi: amfizem, COPD, idiyopatik pulmoner fibrozis (IPF), Akut respiratuar distres sendromu (ARDS) ve astım. Şimdi niçin olduğunu açıklayacağım:
Her şeyden önce, ozonterapisi iskemik alanlarda kanın oksijenlenmesini kolaylaştırır. Bu direk bir etki değildir çünkü; hiperoksijenlenmiş kanı reinfuze ederiz ( pO2 , 400-500 mmHg’ye kadar yükselir) infüzyon oranı o kadar küçüktür ki (yaklaşık 5L’nin bir kardiyak outputu ile kıyasladığında yaklaşık her dakikada 15ml.) venöz kanın pO2 seviyesi ciğerleri güçlükle modifiye edecek seviyeye ulaştırır. Fakat, Ozonterapisi özellikle iskemik dokularda oksijenin taşınmasını artırır ve böylece, azalmış kan viskositesi ve eritrositlerdeki artmış 2,3-DPG seviyeleri gibi bulguların kesinlikle gösterilememesine rağmen, metabolik şatlar iyileşir.
İkinci güvenilir olasılık, endotelin-1’in salınımını durgunlaştırırken, ozonlanmış kanda hafifçe bulunan LOP’sların endotelyumda etki etmesi ve IL-8 , NO ve prostasiklin salınımını artırmasıdır. NO’nun salınımı ve NOthiyollerin vazodilatosyonda fizyolojik mekanizmayı gösterdikleri iyi bilinmektedir ve vazokonstriksiyona neden olan ve endotelyal hücrelerde ve platletlerde negatif etkileri yayan anyon süperoksidin salınımın terse çevirir.
Son derece önemli ve paradoksik avantajları olan üçüncüsü, ozon tedavisiyle tetiklenen küçük ,hesaplanmış terapik oksidatif streslere dayalı adaptasyondur. İntraselular antioksidant enzimlerin upregulasyonlarından ( yüksek düzeni ) ve oldukça yüksek koruyucu bir enzim olan HO-1’in artan durumundan daha önce bahsetmiştim. Birkaç konvensiyonel (geleneksel,sıradan) ilaçlarla ( bülüm 8) bozulmuş redoks sistemi tekrar dengelemek için çok geç olmadan ozon terapisinin bugün iyi niyetli olan tek uygulama olduğunu hatırlatmak isterim.
Dördüncü avantaj, doğal ve kazanılmış savunma sisteminin güçlendirilmesiyle immun sisteminin devamlı fakat hafif uyarımı akut ve kronik pulmonar enfeksiyonları kapsayabilmesidir.
Beşinci avantaj ise hastaların çoğu tarafından belirtilen komprehensif ( kapsamlı) bir nöro-endokrin uyarısından dolayı tekrarlayan cenethezis ( altıncı his ?) gelişimidir.
Morbidity ve mortaliteye rağmen , bu hastalıklar hep birlikte en kötü sosyoekonomik problemlerden biri olan üçüncü sıradaki ölüm nedenini sunar. Etkili Ortodoks terapilerle kombinasyonla ozon terapisinin ciddi bir şekilde yerine getirilmesi, tamamlanmasında altıncı iyi neden olabilir.
Kısalığının hatrına, inflamasyon ve kronik oksidatif stresle farklı derecelerde karakterize olan astım, amfizem ,IPF, COPD, ARDS’nin patafizyoloji ve etyolojisini tartışmam. Bu prosesler; ROS ve İsoprostanlerin bir artışıyla, IL-1, TNF-alfa, IL-4,IL-6, IL-8’in artan sentezleriyle NF-KB’nin aktivasyonuyla ve alfa 1 antitripsin ve lökoproteinaz inhibitörlerin inaktivasyonuyla ( oksidatif zararla) elastaz, cathepsins ve matriks metalloproteinazların etkisiz hale getirememeyi gösterirler. İlginç bir şekilde, Maestrelli ve ekibi (2003) kontrol grup sigara içenlerle kıyaslanan ağır COPD’li hastalarda HO-1 seviyesinin alveolar makrofajlarda azaldığını göstermişlerdir. Ozon terapisi bu eksikliği düzeltebilirdi.
IPF ve astımda , IPF de Th1> -Th2 -sitokin paterni gibi ve astımda Th2>Th-1-gibi bir patern bir yaygınlıkla disimmünityle bile karakterizedir. Astım hastalığına gelince Kübalı biyomedikal bilim adamlarının sayesinde, bu hastalıkta ozon terapisinin etkili olduğunu önceden gösterdik. Ozonlanmış AHT yada RI ile 113 hastayı tedavi ettiler. Özellikle AHT ( 40 mcg/ml’lik ozon konsantrasyonu) kullanarak 15 tedavilik bir döngünün tamamlanmasından sonra, IgE ve HLA-DR seviyelerinde belirgin azalmaları ve GSH-Px ve GSH-T’nin olduğu kadar GSH’nin net bir artışını ölçtüler . Ozonun rektal insufflasyonu ( uygulanması) ( seans başına 10 mg.), Ozon dozu ve seans sayıları (20) AHT tedavilerinin sayısından daha fazla olmasına rağmen bir grup hastada daha az etkili olduğu bulundu.. Bu farklılık ,ne zaman olursa olsun, klasik otohaemoterapiyi kullanmamız gerekliliğine olan inancımı güçlendirir.
IPF’li hastalarda IFN-gama-1b’nin uygulanması , kortikosteroid terapisine tepkisizdir , yaklaşık 58 haftada, pratik olarak etkisizdir. IFN gama, TH-1, antifibrojenik sitokin, fibrozisi çoğaltan bir sitokin olan TGF-beta-1’in ekspresyonunu down-regule ( düzenin düşürmeyi) etmeye niyetlenilir . inflamasyonu ve oksidatif stresi baskılamak için biri , antibadilerin TGF-beta-1 ‘i yönetmek için daha iyi olup olamayacağını merak etmelidir. .Bu klinik deneme kompleks ve karanlık,belirsiz patogenezli bir hastalığı tedavi etmenin zorluğunu örneklemektedir. Bu şartlar altında, ozon terapisini yapmada optimal ozon dozu ve tarifesini planlama bile zordur.
Bununla beraber, aşağıda dikkat edilmesi gereken kuralları vermeye çalışacağım:
ASTIM : Major AHT ( bir ml.’lik kanda 20 den 40 mcg/ml’e varan ozon ) nezaman mümkün olursa olsun heparin kullanımı. İki ay içinde bir döngü
IPF: Major AHT ( bir ml.’lik kanda 20’nin üstünden başlayan ve 80 msg/ml’lik ozon), Na sitrat kullanarak. Altı ay içinde bir döngü.
COPD ve ANFİZEM: Temel AHT (bir ml.’lik kanda 20 den 40 mcg/ml’e varan ozon) , Na sitrat kullanarak. Bundan başka, HO-1’in expresyonunu uyarmak için IM rota yoluyla minor AHT yapma yararlı olur gibi görünür. Altıi ay içerisinde bir döngü. Eğer hasta bir ozontöre sahip olursa hergün evde hafif RI’yi yapabilir.
ARDS: Major AHT ( bir ml.’lik kanda 10’nun üstündan başlayıp 20 mcg/ml’lik ozon), Na sitrat kullanarak. Bu acil bir durumdur ve gerekliyse kadar dörde varan AHTsleri günlük yapabiliriz.
ARDS’ler hariç, haftada iki AHT yapmak pratiktir. ( M ve Th yada T ve F) Eğer ilk döngü yararlıysa, bir aylık bir dinlenme periyoduyla terapi aylık üç tedaviyle sürdürülebilinir. Eğer venöz giriş zorsa AHT “gloko-peroksit” infüzyonu ile substitu (yer değiştirebilir) edilebilir. ( 0.03’den başlayıp maksimum % 0.12’lik hidrojenperoksit) Alternatif olarak, RI en azından haftada dört kez yapılabilir küçük gaz volümü ve düşük ozon konsantrasyonuyla ( 3-5 mcg/ml) başlayan aynı periyod için volümü ( 450-600 ml) ve ozon kosantrasyonu ( 15-20 mcg/ml) her ikisinide yavaşca yükselterek. Fizyolojik ateşte güya tüm bedenin maruz kalmasının sistemi avantajlıdır ve bu hasta tarafından takdir edilir fakat, maalesef, sıklıkla da uygun değildir.
Hastaların aynı zamanda Ortodoks terpisini de almaları gerekliliğini tekrarlamak neredeyse gereksizdir . Ozonterapisi gereksiz bir tedavi değildir ve maksat tamamlayıcı olamaktır ve bu; tek başına sıklıkla yetersizdir olan sıradan tedaviyi geliştirir. Amfizem durumu tipiktir. Egzersizlerle yapılan rehabilitasyona karşıt-sigara içme ölçümleri ve evde yapılan ozon terapisine ilaveten, yeni bronşdilatörler ve uygun antibiyotikler akut ağırlaşma durumunu kontrol edebilirler. Uzun bir inkübasyon sonrası ( 1957) , cerrahi olarak ciğerin amfizemli bölümlerinin çıkarılması yaşla alakalıdır; operasyon başarılı olduğunda, yaşam kalitesinin dikkate değer bir iyileşmesiyle kısa-dönem sonuçları oldukça iyidir. Fakat, hastaların bazıları cerrahiden yararlanmazlar ve uzun süreli uygulamalarda volüm azaltma cerrahisinin ücret-etkisizliği belirsiz kalır. Bundan başka, COPD nin tedavisindeki Tıbbi harcamalar hastalıkla ilgilidir. Sağlık otoriterileri için ve genelde toplum için belirli bir ekonomik ve sosyal sorumluluğu gösterir. Bunların; ozonterapiyle ciddi ve geniş kapsamlı-bir dizi deneyleri doğrulamak için, kafi derecede iyi nedenler olduğuna inanıyorum
Koronavirusle alakalı-ağır-akut solunum sendromuyla ilgili birkaç kelime sarfetmeliyim. ümit verici olsa bile, tekrar görülmeyebilir. Eğer sadece iyi zamanlanmış IFN-beta kullanmak, IM yol ile uygulama, hatta daha iyisi aeresolle ARDS için önerilen plan ve programla ozonterapisinin avantajlarından yararlanabiliriz.
SONUÇ: İyi bir klinik çalışmayı , mantıklı varsayımlarıyla ve astımda, COPD, IPF, ARDS ve amfizemde ozon terapisini kullanmayı doğrulamak için birkaç tane anekdotlu imaları gözden geçirdim. Ozon terapisi , Ortodoks terapisi ile birleştirildiğinde birlikte çalışan bir yardımcı gibi davranabilir. Bu önerinin kabulü tıbbi ve sosyal masrafların azalması anlamına gelecektir, fakat her şeyden önce, çoğu hasta için daha iyi ve daha uzun bir yaşam gelir. Tıbbi kuruluşlar ve Dünya Sağlık Otoriteleri şüpheci kalmaktalar ve ozon terapi uygulamasını değerlendirmede yardımcı olmamaları inanılmazdır ve üzücüdür.


ANİ İŞİTME KAYIPLARI ( SHL) VE TINNITUS PROBLEMLERİ .
OZON TERAPİSİNİN HERHANGİ BİR YARDIMI OLABİLİRMİ?


( hayali işitsel algılama) Tinnitüs ağır şekilde etkilenmiş 12 milyonuyla 40 milyon Amerikalıyı ( sıklıkla 65-75 yaşları arasındaki erkekler )etkileyen anlaşılması zor bir tıbbi problemdir. Çalınma, vızıldama, ıslıklama ve uğuldama olarak tanımlanan Sesler her iki kulakta benzer yada tek taraflı olduğu bildirilmiştir. Tinnitüs , otolojik ( kohler zarar) , nörolojik, vasküler ( çalkantılı kan akışıyla olası) , enfeksiyonlar ve ilaca bağlı nedenler ( aspirin ve sitotoksik ilaçlar) ve kas spazmalarıyla olabilir. Eğer ses kaybı kalıcı ise, ağır duyma kayıplarına neden olması olasıdır.
SHL insidansı , bir yılda 100,000 kişide en azından 20 olgudur ve ya kohler mikrosörkülasyonun bir rahatsızlığı yada olası bir otoimmün bir prosesle komplike olması viral enfeksiyonların dizisi tarafından sebep olur. Üniversitemizde, De Capua ve ekibi (2001) transkraniyal Dopplerle değerlendirilen serebro-vaskuler patolojilerin yokluğunda posterior nakleden arterlerden yada hiopoplasya dan dolayı bazı hastaların ani iştme kaybı geçirebildiklerini tanımladılar.
Terapi uygulamadaki çeşitliliğin belirsizliği , değişken etyolojiyi, SHL patogenezi ve tinnitus’u yansıtır . Otoimmün bir hastalık varsayıldığında , metotreksat uygulaması plesabodan daha fazla ve prednison terapiden daha az etkili değildir. Vaskuler bir neden varsayıldığında, fibrinojen ve LDL apheresisler tedaviden sonra iki gün konuşma algısını orta derecede iyileştirdiği görüldü. ARMD’li hastalarda hemorheolojik parametrelerin basitce ve orta derecede gelişimini apheresis kullanımını eleştirdim. Çünkü, Oral ilaçların ( statin vb.) kullanımıyla benzer ve daha iyi sonuçlar elde edildiği için, bu bir kompleks, invasiv ve pahalı bir tekniktir . Bundan başka, beklenildiği gibi, fibrinojen seviyesinin azalması geçicidir.
Tinnitus’un tedavisi nortriptyline alan hastaların % 67’sinde belirtileri iyileştiren tricyclic antidepresyonları içerir. Çoğu hasta komplementer tedaviyi denemektedir . Ginkgo biloba bir iyileşmeyi elde etmiş gibi görünmekte, fakat Etki hakkındaki bir firmanın sonucuna ulaşılmadı. Akupunkturla yapılan altı rastgele klinik denemeler herhangi bir yararı göstermede başarısız oldu.
Niçin ozon terapisini deniyoruz ve yararlımıdır?
İç kulakta iskemiyle sonuçlanan vasküler bir defektin var sayılmasında ,otolarinyolist olan Dott. De Capua daha önce hiperbarik oksijen terapisinin yararsız olduğunu gözlemlemişti. Fakat, ARMD ve son dönem POAD hastalarında elde ettiğimiz pozitif sonuçlara göre, o benden ve Prof. N. Di Paolo’dan ozon terapisini değerlendirmemizi istedi ve SHL’li bir hastada ( 28 yaşında bir erkek) EBOO tedavisini uyguladık. Önceki üç hafta boyunca, hasta yararı olmayan antibiyotik ve kortikosteroid tedavisini aldı. Hayret uyandıracak şekilde, ilk EBOO tedavisinden sonraki sabah klinik ve cihazla muayenede neredeyse tam bir iyileşme olduğu açığa çıktı.! Bu ilk sonuç dördünün tinnitus olduğu belirtilen sonraki 11 hastayı değerlendirmede bizi cesaretlendirdi. Sonuçlar hayal kırıcı idi ve Eğer SHL kronikleşmişse hiçbir avantaj olmazken , eğer SHL çok yeni ise yüzeysel ve düzensiz bir iyileşmeyi not edebileceğimizi fark ettik. Bu sonuçlar ARMD de ( atrofik formda) devamlı olarak gözlemlediklerimizle değişkendi. Elbetteki,bu sadece AHT tedavisiyle görsel reseptörlerin hipoksisi ve iskemisinden dolayıdır. Üstelik işitmenin kendiliğinden azalmasının yaklaşık olarak %65 olduğunu tahmin edildiği bilinmeli. Ücretsiz olan Yardımsever klinikte ozon terapisini haftalık iki kez uyguladım. tinnitus’lu üç büyük hastayı tedavi etme fırsatına sahiptim. İkisi düzenli olarak AHT aldı ve biride RI’yı tercih etti. Her iki uygulamada terapinin süspansiyonundan sonra yada terapi esnasında belirtiler iyileşmedi.

 (by Vello Bocci)